Anlamını Yitirmiş Bir Mutluluk Tasviri: Le Bonheur (1965)

Fransız Yeni Dalga’sının önemli isimlerinden biri olan Agnes Varda’nın bu filmi, hem yönetmenin ilk renkli filmi hem de oldukça basit bir hikayeyi usta bir naiflikte anlatabilmiş olması açısından oldukça önemli bir yerde duruyor. 

Filmin açılışı ile birlikte gerçekten mutlu sayabileceğimiz bir ailenin hayatına konuk oluyoruz. Marangozluk yapan bir baba. Evde hem terzilik yapan hem de iki küçük çocuğu ile ilgilenmeye çalışan bir anne. İkilinin hem birbirlerine hem çocuklarına karşı duydukları yoğun sevgi.. İşler o kadar yolunda gibi ki. İnsan filmin bu kısımlarına eşlik ederken ‘her an bir şey çıkabilir.’ modundan kurtulamıyor.

Çok geçmeden hislerimiz bizi yanıltmaz ve baba figüründeki François bir kadınla tanışır. François ve hayatına ansızın giren Emilie’nin ilişkisi, beklediğimizin aksine François’in hali hazırda bulunan mutlu aile tablosunu bozmaz. Fronçois’in bu farklı kulvarlardaki iki mutluluğu bize tek eşlilik kavramını sorgulatır. Öyle ki filmi izleyen bazı çevreler başrolümüzün iki kadına karşı duyduğu sevgiden rahatsızlık duyar. Bunun mümkün olmayacağına, filmin bir saçmalıktan ibaret olduğunu düşündüklerini bile ifade ederler. Ben diğer film yorumlarımda olduğu gibi, bu filme dair düşüncelerimi belirtirken filmi benimseyen ya da reddeden iki tarafta da bulunmuyorum. Ama Fronçois’in iki kadına da ayrı sevgiler duyması normal mi, böyle bir şey mümkün olabilir mi diye soruyorsanız, elbette olabilir. Tek eşliliğin yüceltildiği, eninde sonunda hayatımızı karşımıza çıkan en iyi adayla yapacağımız evlilikle taçlandıracağımıza inandırıldığımız için, bunu kabul etmekte zorluk çekiyor olabiliriz. Ama bunu kabul etmekte zorlanmamız, bu durumun varlığının olasılığını düşürmüyor. Hatta etkilemiyor bile.  Bu yüzden böyle bir durumun varlığından ziyade, ancak bu durumu kendi ahlak sistemimiz içerisinde nereye yerleştirdiğimizi tartışabiliriz.

Yeniden filme dönersek, François’den gelen aldatma itirafının Therese boyutu filmin en vurucu sahnelerinden biriyle bizi buluşturur. 

”Sen, ben ve çocuklar; birlikte bir elma bahçesi, bir tarla gibiyiz. Derken tarlanın dışında büyüyen ve bizimle birlikte çiçek açan başka bir elma ağacını fark ediyorum. Daha çok çiçek, daha çok elma.. Biliyorsun işte var olanı çoğaltıyorum.”

Bu garip aldatma itirafını, büyük bir sakinlikle sindirmiş olduğunu düşündüğümüz Therese, bu aldatmanın/aldatılmanın cezasını kendine keser. François, eşinin intiharıyla ilgili duyduğu üzüntü sonrası, eşinin yerine Emilie’yi koyar. Bu yerine koyma, o kadar birbirini tutar ki, bir süre sonra Emilie başlangıçta şahit olduğumuz mutlu aile tablosunun Therese’si olmuştur. Anaç bir tavırla çocuklarla ve eşiyle ilgilenir. Varda’nın bu filmde tasvir ettiği mutlu aile yaşamı bir illüzyondan ibaret olduğunu düşündükten sonra kendimize şu soruyu sorarak filmi bitiririz:

Emilie bu kadar Therese’leşmişken, François yeni bir elma ağacı bulacak mıdır?

KAYNAK: merve zeynep